tarantino’nun allah belasını versin
tanrı inancı mı? peh! bence tanrı kavramının nitelikleri arasında bir inanç nesnesi olma uzun süredir yok. tarantino’nun belasını elbet inanılabilecek, inanılabilecekse varolabilecek bir şeye havale ederekten vermekten bahsetmiyorum yani! daha yaratıcı şeyler var aklımda.
ama kabahatli olan da quentin’ciğim değil—en azından yalnızca o değil…
90’larda büyümek demek, bir ‘cool’ kültürüne şahitlik etmek demekti. Ve hiçbir zaman olamayacağın kimseler gibi olmayı istemek. öyle ki, sanal alem varolmadan, ‘cool’un deviniminde sanal değerlerle işleyen bir meta-alanı yaratmıştık biz. inşaat sürecinde, arada, kendini nasıl gerçekleştireceğini tam kestiremeyen bir nesil midir bu? yoksa sadece kendimden mi bahsediyorum—yoktan varetmek hep vardı, ama biz, benim dünyamdakiler, biz sanki bir bekleme sürecinde büyüdük, zamanın gelmesini bekledik, çünkü ortaya çıkan, yaratı süreciyle meşgül yer-zamanımız dünyamızın ortaya koymak üzere olduğu şeylerlerler, yeni olasılıklar, yeni kategoriler, yeni olma, olabilmelerdi.
eskiyle organik ilişkisini koparmadan, yepyeni, baştan yenilenmiş, ve her bakımdan dertsiz, tasasız, sadece ‘cool’ bir oluş.
işte bunda quentin’in kabahati var! fakat tabi o bir o kadar da bu bahsettiğim şeylerin vücut bulmuş hallerinden, yeni yaratma gücünü, olma yetisini, kendini tanımlama ya da—daha doğru biçimiyle—kendi[lik]lerini oluşturma ihtimalinin gerçeklik bulmuşçasına sembolü.*
bir Vincent Vega olmak ne demektir, olup da olabilememek, çok kişi bence bunu anlayamaz. 90lar bebesi değilsen, bunu tam idrak etmen mümkün değildir arkadaş.
bir blogspot’tu, tumblr’dı, twitter’dı…
‘kimlik’çilik oynamanın mümkün olduğunu görüp, bu politiğin içinde ‘cool’la rahat etme, yetinebilme… ‘cool’u hissedip de, maskeden maskeye, kişilikten kişiliğe hop hop sıçrayamamışlık acayip bir şeydir—ki tarifine ömrümün sonuna kadar çalışacağım, ciddi bir fenomenolojiyi hakeden bir durumdan söz ediyorum.
ve en kötüsü de şu:
dönüp kendinle—en azından ‘ben’lerinden en ‘ben’im dediğinle—samimiyet sorunu yaşıyorsun. çünkü dönüp kendine, “tamam, dur, yapabilirsin” gibi lafları dillendirdiğinde sanki herkes şahit olacak, az buçuk ‘cool’luğun varsa o da kaçaçak korkusuyla yaşıyorsun. gerçek-sanal ayrılığını en kaba haliyle yapıyorum—ki, lafım şudur ki gerçek kimliğimiz dediğimiz şey[ler]in sanallığını, gerçekten sanal bir dünya sayesinde anlayabilmenin ötesinde içselleştirmeyi başarırken yeniler; ben o sanallığı, sanalı eksik, fazla gerçek bir dünyada içselleştirmem mümkün değilken bütün boyutlarıyla yaşadım, ve sanal olgusunun mümkün kıldığı biçimde kendi kimliklerimin sanallıklarının sınırlarını hiçbir zaman doyasıya zorlayamayarak kendimi aramak zorunda kaldım.
ki herkes bir şeyler yapıyor… her yerde, her tarafta, bir şeyler oluyor, yapılıyor.
sen de yapabilirsin, çok da zor değil. nah.
*Bunun paralelinde, aklıma gelen, 90lar çoçuğu olup da Meursault’yu algılama uğraşında olmak—çünkü, ‘cool’la yakinen ilişkisini görebileceğimiz bir şey görüş alanına girmiş bulunmakta; bilakis ‘cool’ ve derin demek… en basitinden ‘kızlar’ demekti!