Posts tagged "Note"

değer yargısız posttur:

çünkü kendi başına kafa dinlemek diye bir şey var ve birçok insan bunu gerçekleştirmek için çabalıyor, aralarından çoğunluğu da bunu gerçekleştiremedikleri için mutsuz, endişeli, sıkıntılı.

ben bu aynı kişileri, öyle ki, anlamıyorum, çünkü onları benin anlamam olasılıklar dahilinde değil.

nitekim “kafayı dinlemek” için ön koşul olarak belirlenmiş olan “kendi başına”lık kısmı kendi özelimde biraz problemli: ben kendi başıma kaldığımda kafamı dinlemeyi değil, ancak ve ancak kafamı sikmeyi başarabiliyorum.

işkembe çorbası, fanta, vasiyetim

Fanta’yla ilişkimin, işkembe çorbasıyla olan ilişkimle aynı prensip üzerinden işliyor. Her seferinde, “belki bu sefer olur, hele dene bir kere daha, belki seversin” diye düşünüp, “iiieyk, bu ne lan? öğk” diye hüsran yaşıyorum.

Keza aynı şey, sayısı az sayılmayacak insan için de geçerli. Ancak onların isimlerini buradan beyan etmeyeceğim. Fakat merak etmeyiniz, hepsini bir kağıda yazdım, o kağıdı bir zarfa koyup zarfı kapattım, güzelce de mühürledim. Öldüğümde bu listeye benimiciniskembecorbasindanfarksizkisiler.com adresinden ulaşabileceksiniz.

tarantino’nun allah belasını versin

tanrı inancı mı? peh! bence tanrı kavramının nitelikleri arasında bir inanç nesnesi olma uzun süredir yok. tarantino’nun belasını elbet inanılabilecek, inanılabilecekse varolabilecek bir şeye havale ederekten vermekten bahsetmiyorum yani! daha yaratıcı şeyler var aklımda.

ama kabahatli olan da quentin’ciğim değil—en azından yalnızca o değil…

90’larda büyümek demek, bir ‘cool’ kültürüne şahitlik etmek demekti. Ve hiçbir zaman olamayacağın kimseler gibi olmayı istemek. öyle ki, sanal alem varolmadan, ‘cool’un deviniminde sanal değerlerle işleyen bir meta-alanı yaratmıştık biz. inşaat sürecinde, arada, kendini nasıl gerçekleştireceğini tam kestiremeyen bir nesil midir bu? yoksa sadece kendimden mi bahsediyorum—yoktan varetmek hep vardı, ama biz, benim dünyamdakiler, biz sanki bir bekleme sürecinde büyüdük, zamanın gelmesini bekledik, çünkü ortaya çıkan, yaratı süreciyle meşgül yer-zamanımız dünyamızın ortaya koymak üzere olduğu şeylerlerler, yeni olasılıklar, yeni kategoriler, yeni olma, olabilmelerdi.

eskiyle organik ilişkisini koparmadan, yepyeni, baştan yenilenmiş, ve her bakımdan dertsiz, tasasız, sadece ‘cool’ bir oluş.

işte bunda quentin’in kabahati var! fakat tabi o bir o kadar da bu bahsettiğim şeylerin vücut bulmuş hallerinden, yeni yaratma gücünü, olma yetisini, kendini tanımlama ya da—daha doğru biçimiyle—kendi[lik]lerini oluşturma ihtimalinin gerçeklik bulmuşçasına sembolü.*

bir Vincent Vega olmak ne demektir, olup da olabilememek, çok kişi bence bunu anlayamaz. 90lar bebesi değilsen, bunu tam idrak etmen mümkün değildir arkadaş.

bir blogspot’tu, tumblr’dı, twitter’dı…

‘kimlik’çilik oynamanın mümkün olduğunu görüp, bu politiğin içinde ‘cool’la rahat etme, yetinebilme… ‘cool’u hissedip de, maskeden maskeye, kişilikten kişiliğe hop hop sıçrayamamışlık acayip bir şeydir—ki tarifine ömrümün sonuna kadar çalışacağım, ciddi bir fenomenolojiyi hakeden bir durumdan söz ediyorum.

ve en kötüsü de şu:

dönüp kendinle—en azından ‘ben’lerinden en ‘ben’im dediğinle—samimiyet sorunu yaşıyorsun. çünkü dönüp kendine, “tamam, dur, yapabilirsin” gibi lafları dillendirdiğinde sanki herkes şahit olacak, az buçuk ‘cool’luğun varsa o da kaçaçak korkusuyla yaşıyorsun. gerçek-sanal ayrılığını en kaba haliyle yapıyorum—ki, lafım şudur ki gerçek kimliğimiz dediğimiz şey[ler]in sanallığını, gerçekten sanal bir dünya sayesinde anlayabilmenin ötesinde içselleştirmeyi başarırken yeniler; ben o sanallığı, sanalı eksik, fazla gerçek bir dünyada içselleştirmem mümkün değilken bütün boyutlarıyla yaşadım, ve sanal olgusunun mümkün kıldığı biçimde kendi kimliklerimin sanallıklarının sınırlarını hiçbir zaman doyasıya zorlayamayarak kendimi aramak zorunda kaldım.

ki herkes bir şeyler yapıyor… her yerde, her tarafta, bir şeyler oluyor, yapılıyor.

sen de yapabilirsin, çok da zor değil. nah.

*Bunun paralelinde, aklıma gelen, 90lar çoçuğu olup da Meursault’yu algılama uğraşında olmak—çünkü, ‘cool’la yakinen ilişkisini görebileceğimiz bir şey görüş alanına girmiş bulunmakta; bilakis ‘cool’ ve derin demek… en basitinden ‘kızlar’ demekti!

9600 TL
Sadece bu fotoğraftaki güzelim hayvanı değil, bunun da dahil olduğu bir dizi avlanması yasak kuşu öldürmeniz karşılığında ödeyeceğiniz küçük meblaa 9600 TL. Ama sorun sadece en aşağıdakinde, bu resimde gördüğünüz ahmaklarda değil, sorun asıl en tepedekinden başlıyor.
Allah korkusuna, dini inanca dayatılmış bir sözde ahlak anlayışının himayesinde, ve daha kötüsü, bunlara dayatılmamışsa mümkün olamayacağı zırvalığına inanan, ahlaklı olmaktansa ahlakçılık taslamanın mübah sayıldığı bir toplum bizimkisi. Kendinden başka varlık yokmuşçasına yaşamayı geçtim, kendinden başka varlıkları da sadece kendi için yaratılmış gibi gören küstah bir ruh halinden bahsediyorum. Pitbullarına sokak kedilerini parçalatanlar, sokak köpeklerini canlı canlı yakarak imha etmeye çalışan belediyeler, bakamayacakları aşikar olmasına rağmen evcil hayvan alıp daha sonra sokağa atıp da Twitter’dan “lütfen RT bilmem nerede toplu hayvan mezarlığı bulundu” diye ağlayıp zırlayanlar… “hayvan mezarlığı”… Siz 10-15 sene kendi evlatları, kardeşleri gibi bakıp sevdikleri hayvanlarını, insanların bu memlekette gömüp de daha sonra ziyaret edebilecekleri sadece bir mezarlığın olduğunu biliyor musunuz? Peki çoğu evcil hayvan sahibinin ölen hayvanlarını çöpe attıklarını? Çöpe diyorum! Bildiğiniz, belediyenin çöp konteynırlarına.
Çok mu garip o zaman? Hayır değil. Ama…
Konudan şimdilik daha fazla sapmamalıyım.
İyi kötü nerede yaşadığımı bu sayfayı karıştırıp tespit edebilirsiniz. Tekrar beyan edip yukarıdaki fotoğraftaki insan bozuntularına davetiye çıkarmak istemiyorum. Çünkü yaşadığım yerde yırtıcı kuşlar yaşıyor, hala. Kerkenezlerden başlamak üzere bir dizi, kerkenezden daha da büyük, muhteşem güzellikte kuşlarımız var. Bir sabah çatı katımızdaki pencerelerden birini açmamla göz göze geldiğim—kendi bacaya konmuş—bir baykuşumuz ve hatta onun bir de yavrusu var. Her gün okula giderken, istikamet üzerinde geçtiğim belirli alanlara hakim başka yırtıcı kuşların da var olduğunu çok iyi biliyorum. Öyle ki, bozkırda bölgeleri parsel parsel ayırmışlar ve kuşlar birbirlerinin hanelerine katiyen geçmiyorlar. O yüzden neredeyse her gün, aynı kuşları, aynı yerde görmek mümkün olabiliyor. Bazıları bir başlarına, bazıları çift olarak, bir kısmı da yavrularıyla…
Ama aynı yol üzerindeki toprakları parsel parsel, sanki orada ikameti mevcut olan başka canlılar olamazmış gibi aralarında paylaşıp, bu hanelere tecavüz etmekten hiç çekinmeyen insanevlatlarının sayısına inanamazsınız. Başta TOKİ olmak üzere—ki TOKİ’nin bu yol üzerinde yaptığı siteyi tamamiyle milletvekillerinin satın aldığına dair ciddi duyumlarımız var—, televizyonlarda dizi dizi karşılaştığımız reklam sahipleri Ağaoğluymuş, Sinpaşmış, MESA’ymış, ya da onların türevi şirketler… bunların hepsi en az yirmi-yirmibeş kat binaları beş altı ayda dikmeyi çok kolayca pek matah görmekteler. Sorarım size, yukarıdaki resimdeki ahmaktan daha az ahmaklık mıdır bu?
Kocaman apartmanları diktiğiniz bozkır, çöl değil. Evet, sanki çok yaşam yokmuş gibi görünebilir, gözünüze çok güzel de gelmeyebilir, ama toprağın altında, üstünde ve gökyüzünde ikamet eden, bu toprakların sahipleri var. İstilanız/istilamız asla meşru değil. Ve neticesinde yaşam alanları yok olan, yaşam alanları yok oldukça kendileri de yok olan onca canlının hakkı ne olacak? “Avlanma yasağı” getirip de insanlığınızı gösterdiğinizi sanarken, o kadar kuş, tilki, domuz, tavşan ve benzeri canlıları bu şekilde yokolmaya mahkum ettiğimizde yukarıdaki resimdeki zibididen çok mu farklı durumda oluruz? Kaç 9600 TL istenmesi gerekiyor? Zaten şimdiye kadarki 9600 TL’lerle ne yapıldı? Daha başka TOKİ inşaatları mı? Ormanları yok eden beş gidiş beş geliş “duble” yollar, otoyollar mı? Su havzalarının ortasından geçen üçüncü, dördüncü, ‘n’inci köprüler mi?
Senin denizinde balık kalmadıysa, gökyüzünde kuşun kalmadıysa, çocuklarının insan dışındaki canlılardan anladığı yemek, petshop, sokak hayvanı, yolda dümdüz olmuş kedi/köpek/tilki/tavşan/kuş ölüsü ve hayvanat bahçesi beşgeninde gelişiyorsa eğer, o zaman ben size söyleyeyim: ister birer birer, ister üçer üçer, ister beşer beşer, isterseniz ekponansiyel çoğalın… ahlağı geçtim, insanlığı geçtim, ucube olmaktan, yerküre için bir virüs, kanser olmaktan başkası olamazsınız, olamayız.
Yoksa, hakikaten, 9600 TL nedir ki?

9600 TL

Sadece bu fotoğraftaki güzelim hayvanı değil, bunun da dahil olduğu bir dizi avlanması yasak kuşu öldürmeniz karşılığında ödeyeceğiniz küçük meblaa 9600 TL. Ama sorun sadece en aşağıdakinde, bu resimde gördüğünüz ahmaklarda değil, sorun asıl en tepedekinden başlıyor.

Allah korkusuna, dini inanca dayatılmış bir sözde ahlak anlayışının himayesinde, ve daha kötüsü, bunlara dayatılmamışsa mümkün olamayacağı zırvalığına inanan, ahlaklı olmaktansa ahlakçılık taslamanın mübah sayıldığı bir toplum bizimkisi. Kendinden başka varlık yokmuşçasına yaşamayı geçtim, kendinden başka varlıkları da sadece kendi için yaratılmış gibi gören küstah bir ruh halinden bahsediyorum. Pitbullarına sokak kedilerini parçalatanlar, sokak köpeklerini canlı canlı yakarak imha etmeye çalışan belediyeler, bakamayacakları aşikar olmasına rağmen evcil hayvan alıp daha sonra sokağa atıp da Twitter’dan “lütfen RT bilmem nerede toplu hayvan mezarlığı bulundu” diye ağlayıp zırlayanlar… “hayvan mezarlığı”… Siz 10-15 sene kendi evlatları, kardeşleri gibi bakıp sevdikleri hayvanlarını, insanların bu memlekette gömüp de daha sonra ziyaret edebilecekleri sadece bir mezarlığın olduğunu biliyor musunuz? Peki çoğu evcil hayvan sahibinin ölen hayvanlarını çöpe attıklarını? Çöpe diyorum! Bildiğiniz, belediyenin çöp konteynırlarına.

Çok mu garip o zaman? Hayır değil. Ama…

Konudan şimdilik daha fazla sapmamalıyım.

İyi kötü nerede yaşadığımı bu sayfayı karıştırıp tespit edebilirsiniz. Tekrar beyan edip yukarıdaki fotoğraftaki insan bozuntularına davetiye çıkarmak istemiyorum. Çünkü yaşadığım yerde yırtıcı kuşlar yaşıyor, hala. Kerkenezlerden başlamak üzere bir dizi, kerkenezden daha da büyük, muhteşem güzellikte kuşlarımız var. Bir sabah çatı katımızdaki pencerelerden birini açmamla göz göze geldiğim—kendi bacaya konmuş—bir baykuşumuz ve hatta onun bir de yavrusu var. Her gün okula giderken, istikamet üzerinde geçtiğim belirli alanlara hakim başka yırtıcı kuşların da var olduğunu çok iyi biliyorum. Öyle ki, bozkırda bölgeleri parsel parsel ayırmışlar ve kuşlar birbirlerinin hanelerine katiyen geçmiyorlar. O yüzden neredeyse her gün, aynı kuşları, aynı yerde görmek mümkün olabiliyor. Bazıları bir başlarına, bazıları çift olarak, bir kısmı da yavrularıyla…

Ama aynı yol üzerindeki toprakları parsel parsel, sanki orada ikameti mevcut olan başka canlılar olamazmış gibi aralarında paylaşıp, bu hanelere tecavüz etmekten hiç çekinmeyen insanevlatlarının sayısına inanamazsınız. Başta TOKİ olmak üzere—ki TOKİ’nin bu yol üzerinde yaptığı siteyi tamamiyle milletvekillerinin satın aldığına dair ciddi duyumlarımız var—, televizyonlarda dizi dizi karşılaştığımız reklam sahipleri Ağaoğluymuş, Sinpaşmış, MESA’ymış, ya da onların türevi şirketler… bunların hepsi en az yirmi-yirmibeş kat binaları beş altı ayda dikmeyi çok kolayca pek matah görmekteler. Sorarım size, yukarıdaki resimdeki ahmaktan daha az ahmaklık mıdır bu?

Kocaman apartmanları diktiğiniz bozkır, çöl değil. Evet, sanki çok yaşam yokmuş gibi görünebilir, gözünüze çok güzel de gelmeyebilir, ama toprağın altında, üstünde ve gökyüzünde ikamet eden, bu toprakların sahipleri var. İstilanız/istilamız asla meşru değil. Ve neticesinde yaşam alanları yok olan, yaşam alanları yok oldukça kendileri de yok olan onca canlının hakkı ne olacak? “Avlanma yasağı” getirip de insanlığınızı gösterdiğinizi sanarken, o kadar kuş, tilki, domuz, tavşan ve benzeri canlıları bu şekilde yokolmaya mahkum ettiğimizde yukarıdaki resimdeki zibididen çok mu farklı durumda oluruz? Kaç 9600 TL istenmesi gerekiyor? Zaten şimdiye kadarki 9600 TL’lerle ne yapıldı? Daha başka TOKİ inşaatları mı? Ormanları yok eden beş gidiş beş geliş “duble” yollar, otoyollar mı? Su havzalarının ortasından geçen üçüncü, dördüncü, ‘n’inci köprüler mi?

Senin denizinde balık kalmadıysa, gökyüzünde kuşun kalmadıysa, çocuklarının insan dışındaki canlılardan anladığı yemek, petshop, sokak hayvanı, yolda dümdüz olmuş kedi/köpek/tilki/tavşan/kuş ölüsü ve hayvanat bahçesi beşgeninde gelişiyorsa eğer, o zaman ben size söyleyeyim: ister birer birer, ister üçer üçer, ister beşer beşer, isterseniz ekponansiyel çoğalın… ahlağı geçtim, insanlığı geçtim, ucube olmaktan, yerküre için bir virüs, kanser olmaktan başkası olamazsınız, olamayız.

Yoksa, hakikaten, 9600 TL nedir ki?

rüyamda vuruldum: sol omzumdan, sağ koltukaltımdan ve göğsümün sağ tarafından birer ve sol tarafımdan, belimden iki kere olmak üzere beş kurşun vücuduma ya saplandı ya da delip geçti. izmir’e benzeyen bir sahil şehrinde ikinci dünya savaşından kalma bir Japon savaş gemisinin tek mürettebatı olarak saldırıya uğradım. gemiyi batırdılar, ben de batarken suya atladım ve öldüğümü sanmalarını isteyerek derinlere daldım. ama tabii nefesim yetmedi. suya kurşunlar yağmaya başladı ve sonunda vuruldum. sudan çıktığımda japon olmadığım, yanlış yerde yanlış zamanda bulunduğum anlaşıldı. ama bu anlaşılana kadar ben elime bir tabanca geçirmeyi başarmıştım. bir şekilde bir hastanenin girişinde buldum kendimi. elimde tabanca şu ikilemi yaşıyorum: şakağıma dayayıp namluyu, bir el ateş edip acısız bir şekilde her şeyi sonlandırabilirim, çünkü çok ağır yaralanmış ve kurtulamayacak olmam yüksek bir olasılık. bir diğer yandan hastaneye girip yaralarıma doğru düzgün baktırıp iyileşme olasılığını değerlendirebilirim. çevremi saran insan yığını yalvarıyor hemen içeriye, acil servise girmem için. rüya ya, ben düşünürken geberip gitmiyorum; ve yine, rüya ya, sadece koltukaltım acıyor (ama parçalanmış etim tamamen, berbat bir görüntü) ve ancak diğer yaralarımı hissetmiyorum bile, ki asıl sorun göğsüme saplanmış mermi çekirdeği. “çekilin çekilin, yolu açın” bağırışmaları arasında nefes içinde annemin kalabalık arasından belirdiğini seçtim sonra. kendi kendime diyorum ki, “şimdi elimden tutup içeri sokacak beni”. halbuki o şöyle aşağıdan yukarı süzdü beni ve şuna benzer bir şey söyledi: “alp, bu senin yaşamın, sen karar vermelisin. mevcut iki seçenekten hangisini seçersen seç, o karar mantıksız olmayacak.” o ana kadar içimde hiçbir korku emaresinin belirmemiş olduğunu farkediyorum. bir seçim yap(a)madan uyanıyorum. (belki kendimi vurduğum için hangi seçimi yaptığımı hatırlayamıyorum. ölünce rüyadan uyanır gibi uyanmayacağız ya, ondan.)

habeus corpus

ben size nasıl bir adalet ve hukuk anlayışına sahip olduğumuzu hemencecik, iki saniyede söyleyivereyim.

geçen hafta tutukluluk sürelerinin kısaltılması ve yargılanmalarına başlan(ama)mış kimselerin tutukluluklarının bir vakti geçmesi sonrasında sonlanmasına dair - anladığım kadarıyla böyle bir şey, en azından prensipte böyle bir şey olmalı - CHP’nin verdiği önerge hakkında söz alıp konuşan Adalet Bakanı’nın lafı şunun gibi bir şey oldu: “efenim, imdi, pek haklısınız evet muhakkak öyle; amma, şimdi bizim reformlar devam ediyor; mevcut davaları öğütüp, yargılama süreçlerini hızlandırmaya çalışıyoruz; bu dönem bir geçsin, sizin söylediğiniz bu şeye tekrar neyin bakarız. Çünkü şimdi böyle bir kanun yürürlüğe girerse, teroristler, anarşikler, petofiller, kötü kötü adamlar sokaklara salınmış olunur…”

yani anlayış şu: zaten kimselerin “terorist, anarşik, şu bu o” olduklarının mahkemede, (tercihen adil!) bir yargılanma sonucunda kanıtlanmasına gerek yok. bizim tutukladıklarımız zaten öyledirler, emin olunuz.

o vakit komple kaldırın yargı mekanizmasını. lan, en ilkel toplumlarda bile bir şekilde yargılıyorlar suçlu olduklarına inandıkları kişiler. yüzyıllardır habeus corpus diye de bir şey var. kimseye, yargı önünde suçu kanıtlanana/tescillenene kadar, “o zaten ‘şu bu o’” diyemezsin. bir süre içerisinde adamı yargıç önüne çıkaramıyorsan da buna “unlawful imprisonment” denir. o kadar!

Ama bizim bakan diyor işte “o zaman kötü kötü adamcıklar sokaklara dönüverir” diye.

işte, bu da anlayış.

sevgi dediğin evrilir, kendinden ve kendine özel prensiplere göre. kendinden, kendine özel prensipler dediysek, bundan kasıt sevginin vücut bulduğu her özel durumdur. yoksa sevginin geneline evrilmesinden başka bir kural atfetmek mümkün değildir. her ilişkide aynı şeyler, aynı süreçler yaşanmaz. her ilişkide aynı şeyleri, aynı süreçleri yaşadığından emin olan kimse bundan şikayet ederken prensipte şikayet ettiği şeyin ta kendisini arzuladığının farkında değildir: “hiçbir şey değişmesin”, “her şey olduğu gibi kalsın” ve tabii ki “neden her şey eskisi gibi değil?”. çünkü iyi olan aynı kalamaz, evrilmeye, form değiştirmeye, kılıktan kılığa girmeye mecburdur. sevgi dur[a]maz. siz de durmuyorsanız, sorun yoktur.

september 2011 film chart

Akira (1988), My Favorite Year (1982), Night on Earth (1991), The Man Who Knew Too Little (1997), Back to the Future Part I (1985), Back to the Future Part II (1989), Back to the Future Part III (1990), Network (1976), White Man Can’t Jump (1992), Snowtown (2011), Once Upon A Time In Anatolia (2011)

Top Films of September 2011:

1. Once Upon A Time In Anatolia

2. Network

3. White Men Can’t Jump

*And three quick points on Snowtown… what the fuck? what the fuck? and… WHAT THE FUCK?! now, before saying anything else, hear this: this is really not for everyone. it was one of the most disturbing films i have watched in a long time—and that is disturbing not in a nice kinda way. because i am into disturbing, unsettling material. really. i like a film not giving the audience what it wants—leaving them either in a sort of angst or taking them to the edge and showing them that life is not really the way Hollywood seems desperate to convince us to be. but what is more is that i can’t simply put my finger on just what it was that made me uncomfortable. there are some upsetting images, so it is really not for the faint-hearted, yes—but such visuals do not take up a bulk of the film. the characters are also somewhat troubling at times—the sort of bullying that they are at first involved with turns into a kind of violence that feels evermore distressing i think; because one watching almost sympathizes with such stuff at first unaware, or maybe unwilling to admit at first, of what into which it ends up evolving.. some technical aspects of the film contribute to this crescendo of ill-at-easeness—but i can’t really comment further as i just do not possess the technical jargon to offer what i have in mind, except maybe for the camera shaking at times, giving the impression that it is the viewer running after some thing or someone, a kind of thing that somewhat disorientates the often clear perimeter between the audience and the film. and then there is the music: one simply does not—at least i didn’t—realize the extent to which the musics of the film mess up with your subconscious while watching. they slowly, but very effectively, tense you up..

yet, when even all of these are taken together, it’s still is not enough. the entire thing is just very unsettling. actually, the entire thing would have been very unsettling if it were only fictional. but it’s not. it’s not. and to that i can only say: “ay, there’s the rub”

Bilkent History’s MA program will have a strong “philosophy-front” starting this year as—at least—two new coming students have backgrounds in philosophy and are unwilling to let go of their training in the art of questioning proper.

**we are everywhere!** just you know..

yakında Sümükle ve Boncuk isimli iki kedinin maceralarını paylaşacağım.

i used to be a philosophy student, but now I'm a student of philosophy. should you wish to contact me, talk to me, discuss some issue with me, please do not hesitate. i do guarantee that making things more difficult for you than they already are will be among the possible outcomes of such a pursuit of yours. for i would far rather be right than happy any day. you are warned.
alp is my name; and - here's what I like -

twitter.com/egocogito

view archive



what is it? / buyur?