“intihal”, “bilimsel yazım ve alıntı yapma kurallarına uyum kalitesi”ne karşı: Ömer Dinçer gerçeği…

Üniversiteye giriş sınavları sürecinde yüzbinlerce insanın çektiği ızdırabın haddi hesabı yok. Hele bu sene gerçekleşen olaylar?* Ancak bilinmesi gereken bir şey var: üniversite sınavı ve yerleştirme curcunası bu deliliğin ve pisliğin, malesef, sadece başlangıcı.

Kimse beni yanlış anlasın istemem; çünkü gayem üniversiteleri, üniversitelerde verilen eğitimi, öğretim mensuplarının ve idarecilerinin tümüne laf atmak değil. Bizzat akademisyen olmayı hedefleyen bir kimseyim ben. Üstüne üstlük önce ailem, sonra kendi tercihlerim nedeniyle üç yaşımdan beri üniversite kampüslerinde yaşıyorum. Kendi bindiğim dalı kesecek değilim. Hatta tam tersi: ben sadece yemek yediği[m] yere sıçanlara pisliklerini temizletmede kararlıyım.

Vatandaşı olduğun ülkedeki üniversitelerin ve akademik çalışmaların denetimiyle ilgili en yüksek kurum olan kurulun “intihal” gerekçesiyle meslekten çıkarma kararı verdiği bir kimse, dönüp dolaşıp da Eğitim Bakanı olabiliyorsa… işte o zaman sormak gerekiyor: bu üsteki gibi “yemek yediğin yere pisleme” kategorisinden bir durum mudur? yoksa “bok at izi kalsın” cinsinden bir durum mu?

Eğitim Bakanı olmuş bu kimsenin, yani Ömer Dinçer’in, YÖK bu kararı aldığında Başbakanlık Müsteşarı olduğunu hatırlayalım. YÖK cinsi kurumların haklarında hüküm verdikleri kimseleri sadece “yüksek öğrenim”i kapsayacak konularda değerlendirmeye alması ve bu mevzularla alakalı hususlarda cezalandırması veya ödüllendirmesi zaten yasal olandır. Ancak biliyoruz ki gene YÖK tipindeki kurumların aldıkları kararlar—ki buna almadıkları da dahildir, nitekim harekete geçmemek de bir karardır(!)—haklarında hükümde bulundukları kimseleri, YÖK’ün ilgili olduğu alanlar dışında da mevcut olabilecek bağlantıları ve uğraşıları bağlamında da etkiler.

Yani böyle işlere politikanın karışması çok olasıdır ve—kimse bozulmasın ama hukuk dışı yollarla olmadığı sürece—bir yere kadar da öyle olması şarttır. Sonuçta yönetici olarak seçilen kimseler, vaadettiklerini ve savunduklarını kaçınılmaz olarak mevcut bürokrasi ve devlet araç-gereçleri üzerinden, bunları manipüle ederek yapar. Kim ne derse desin, içinde bulunduğumuz, ileri olsun geri olsun, burjuva demokrasisi böyle işliyor.

Kısacası Ömer Dinçer’in öne sürdüğü gibi—ki AKP’liler arasında kirli çamaşırların ortaya çıktığı her fırsatta kullanılan bir bahane gibi gözüken—”bilmem ne davası sanıklarının işi” olması da geçerli ihtimallerden birisidir. Bunun gerçeğini bilmek bir hayli güç. Belki de olaya hakikaten siyasi bir çatışma sebep oldu ve başbakanlık müsteşarlığı yapan bir kimse böylece zor durumda bırakıldı. Ya da YÖK titrine bakmadan işini yaptı ve bir kimsenin konumunun kararlarına etki etmesine müsade etmeden doğru olduğunu düşündüğü şeyi yürürlüğe soktu. Belki asıl amaç ilkiydi ve “kirli çamaşır” bulmak hiç de zor olmadı. Ben bilemiyorum. Siz bilebiliyorsanız, ne âlâ.

Ancak her halikarda esas olan ortada bir intihal olayı var mı yok mu sorusu. Dinçer’in zamamında Danıştay’a yaptığı itiraz başvurusunda—ki mahkeme halen devam etmekteymiş—intihalin akademik çalışmalarda bulunan her hangi bir kimseye yapılabilecek en büyük iftira olduğunu söyleyen ifadesi çok ama çok doğrudur. Öyleyse—hani, bu deliliğin ve pisliğin sadece başlangıcı dedim ya—işe, öncelikle, olayın olası politik/ideolojik çatışma boyutunu karıştırmadan girişmek gerekir.

Şimdi benim, hiç bilmediğim bir konuda—işletme—intihalle suçlanan Dinçer’in, intihalle suçlandığı eserleri—”İşletme Yönetimi” ve “İşletme Yönetimine Giriş”—incelemem pek mümkün değil. Hayır, yapıl[a]maz mı? Yapılır. Ben kendime güvenirim… Ama belki aranızdan bazıları konuyla ilgili daha yetkin pozisyonlardasınız—ki öyleyse fikirlerinizi paylaşmanızı samimyetle rica ediyorum. Fakat açıkcası, intihal yapılıp yapılmadığının tespitini yapmak için incelenen eserin konusunu kapsayan disiplinde uzmanlaşmış olunması gerektiğine inanmıyorum ben. Akademik faliyetlerde adam gibi meşgul olan insanlar bu mevzulara düşünüldüğünden çok daha hassas yaklaşmakta ve belirli bir yetkinliğe sahiptir.**

Ancak her halikarda, elimizde 29 Aralık 2010 itibariyle YÖK tarafından yapılmış yeni bir değerlendirme raporu var… varmış da haberimiz yokmuş—ya da sadece benim yoktu, onu bilemiyorum. Bu yeni değerlendirme benim zaten mevcut olan çok şiddetli rahatsızlığımı azaltmayı bırakın, katlayarak arttırdı.

Şimdilik bu hususla ilgili kaynak olarak bugünkü (25 Temmuz 2011 tarihli) Radikal’i gösterebilirim. Arzu edenler oradan açıp baksınlar.

Belirtildiğine göre YÖK, yeni bir inceleme yaptırmış ve bu inceleme neticesinde Dinçer’in intihal yapmadığı sonucuna varan bir rapor hazırlanmış. İşte o 29 Aralık tarihli belge, bu rapor. Radikal’in rapordan yaptığı alıntıyı aynen aktarıyorum:

Eserlerin genel karakteri itibariyle bilimsel kurallara uygun olarak hazırlandığı, fakat bazı usul, gösterim biçimi, ifadelendirme yetersizlikleri olduğu, eserin intihal açısından değil, bilimsel yazım ve alıntı yapma kurallarına uyum kalitesi açısından değerlendirilebileceği, iddia edilen konuların intihal kapsamına girmeyeceği sonucu ve kanaatine varılmıştır.

Pek mühim bölümü tekrarlıyorum: “bilimsel kurallara uygun olarak hazırlanmış”… ancak “bilimsel yazım ve alıntı yapma kurallarına uyum kalitesi açısından değerlendirilebilirmiş”. Çünkü yazım, ifadelendirme, alıntı yapma kuralları (yani kaynak gösterme!) konusunda başarısız olup da hala bilimsel kurallara uygun çalışmalar yapılabiliyormuş!

Bu çok, çok, çok vahim bir durumdur. Dikkatinize!

Dinçer YÖK’ün bu tarz bir “sonuç ve kanaate” vardığı bir raporla sadece kağıt üzerinde aklanmış [gibi gibi] olur. Akademik dünyada, bu şekilde kanaat getirilmiş bir kimsenin kredisi tamamen yokolmuş sayılır, sayılmalıdır.

Çünkü eğer intihal bir bilim insanına yapılabilecek en ciddi ithamsa, yukarıda, Radikal gazetesinin 25 Temmuz 2011 tarihli baskısının 12. ve 13. sayfalarında “YÖK raporu: İntihal değil kalite sorunu var” başlığı altında verdiği haberden alıntısını yaptığım ifade, olabilecek en kötü ikinci ithamdır.

Öğrencisi olduğum üniversitede, bilimsel yazım ve ifadelendirme konusunda doğal olarak en başlarda bir esneklik, bir tolerans sözkonusu olabiliyor—sonuç olarak kimse anasından “akademik makale” yazmasını bilerek doğmuyor. Ama öğrencilerin çalışmalarının hiçbir aşamasında “alıntı yapma kuralları”nın KALİTESİNDEN ödün verilmiyor, verdirilmiyor ve aksi de olamaz!

Şimdi geldik fasulyenin yararlarına:

YÖK’le ilgili hiçbir kanaat belirtmek istemiyorum.***

Sadece şunu tespit edelim. Çok açık ortada ki YÖK’ün Dinçer’le ilgili verdiği ilk kararı da kabul etsek, ikinci sonuç ve kanaati de paylaşsak, bu adam Eğitim Bakanı olmayı geçin, eğitim-öğretimle ilgili hiçbir kurumun eğitim-öğretimle doğrudan alakalı hiçbir aşamasında yetki alamaz. Nitekim böyle bir yetki kaybına neden olabilecek tek şey intihal değildir. Doğru düzgün alıntı yapamayan, kaynaklarını belgelendirmeyen bir “bilim adamı” veya akademisyen olamaz. Alıntı yapamayan, akademik kurallar çerçevesinde düşüncelerini yazamayan, ifadelendiremeyen kimse kalkar gider başka işlerle uğraşır. Dönüp dolaşıp Milli Eğitim Bakanı olmaz!

Ömer Dinçer gerçeği budur.

Türkiye’de yüksek öğrenimin, akademik çalışmaların bir gerçeği de malesef bu.

Bunu bilin ve sonlanması için bir şeyler yapmaya çalışın.

Yoksa hiçbirimizin, hiçbir şeyden şikayet etmeye hakkı olmayacaktır.

Hele hele bir toplumun, özgürlüklerini en hat safada yaşayabilmesi gerektiği yegane kurumların başında gelmesi gereken üniversitelerde! Ama belki bu son şey, benim romantikliğim..

*Kanımca 2011 girişli her üniversite öğrencisine tam kredili bir dersten tam puan almış olduğu kabul edilip transkriptlerine işlenmeli…

**Dinçer’in ceza almasına sebep olan o ilk değerlendirmeyi başka disiplinden kimseler yapmışlar da.. Bence tıpçılar da, fizikçiler de, tarihçiler de bu işi rahatlıkla çözer, karara bağlar. Ki kimse alınmasın, “işletme” yönetimine giriş konusu, bir “string theory” değil, fermat’ın son kuramı değil, değil de değil… Neyse(!!!).

***Kendimi alamayacağım: ya bir şey bilimsel yazım ve ifadelendirme kaidelerine, alıntı yapma kurallarına sadık kalmadan—ki bu öyle yarım yamalak olacak, aşamaları olan bir şey değildir, ya uygundur ya da değildir(!!!)—nasıl olur da bilimsel prensiplere uygun bir şekilde hazırlanmış olabilir?!?!?!

  1. egocogitoegosum posted this
i used to be a philosophy student, but now I'm a student of philosophy. should you wish to contact me, talk to me, discuss some issue with me, please do not hesitate. i do guarantee that making things more difficult for you than they already are will be among the possible outcomes of such a pursuit of yours. for i would far rather be right than happy any day. you are warned.
alp is my name; and - here's what I like -

twitter.com/egocogito

view archive



what is it? / buyur?