To intimidate the People is impossible; they’ll just get stronger.
fidel
Sekizinci sınıfta hayatımı değiştiren iki tane kitap okudum. Bu kitapları aldığım günü, yeri, hepsini çok net hatırlıyorum. Detayların çok bayağı olması normal şartlarda canımı sıkardı belki ve ben onları daha can alıcı hale getirmek, daha etkileyici yapmak için yalan söylemeyi bile seçebilirdim şimdi. Böyle durumlar yalan söylemeyen kimsenin olmadığını kanıtlar. Ancak bu sefer gerek görmüyorum.
Bir cuma akşamı, aralık ayı bir vakit veya kasımın sonu. Soğuklar bastırmadan önceki o berbat ankara havası var ya, işte o hatırımda çok net. Yağmur yağmış, hava nemli ve olduğundan daha soğuk hissediliyor. Göğün kararmasıyla belediyenin dağıtmış olduğu kaçak, kötü kömür yakılaberi geçmiş ki zaman, ankaralının aşina olduğu geniz yanması, o duman, o tuhaf koku. Öyle ki, insanın haftasonu bir yere gidesinin hiç olmadığı günler: cuma akşamından haftasonu için alışveriş yapılmalı ve bir yere gitmek zorunda kalınmamalı ertesi iki gün. Pazar akşamı boşa giden kırksekiz küsür saat için pişmalığı azaltıcı önemler unutulmamalı fakat. Bu bahsettiğim iki kitap da buna benzer koşullarda, çok hiper, süper bir marketin kitap reyonundan işte o kasım/aralık günü alındı.
İlk kitap Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri. Ama adam‘ın o eski baskısı, beyaz üzerine yeşermiş harfler kapağında—ki benim jenerasyonumdan çoğumuzun gözü bu baskıya aşina. (yapı kredi‘nin daha sonra yayımladığı baskıya alışamayanlardanım.) Her halükarda, garip denen bir şey ama hiç garip değil. Mevcut olan bir adolesan angstı, tamam, elbette sözkonusuydu(!)—ama her boyutuyla yaşananı, en sıradan, bayağı olanından tutup da hoşbuyurabildiğini görmek birisinin, sonuçta katartikti benim için. (“aşk resmi geçidi”ndeki o “………”ların neler olduğunu, neler olabileceğini hayal ettim kaç defa; kendim doldurup kendimin yaptım kaç kere.)
İkinci kitap Küba Emperyalizmi Yargılıyor, içinde Fidel ve Che’nin başta BM’de olmak üzere yaptıkları bir dizi konuşmanın derlendiği bir metin. O haftasonunun bir gününde Fidel’i, diğerinde de Che’yi okudum. Devrim fikri, adalet, eşitlik, hak hukuk, emperyalizme sömürüye karşı savaş, ezilmiş halklar, sınıflar, insanlar vb. Tribünlere oynanma durumu vardı—e ne sandın?! Ancak altyapısını oluşturmuş, orada bırakmamıştım. O yıl veya ertesinin yazında Marmaris’e tatile gittiğimizde bir grup arkadaşımla, aralarından biriyle kavga sebebi bile olmuştu: tatil beldelerimizde gördüğümüz o “geçici dövme” zımbırtısında Che’nin resmini görünce, “la alp, sana yaptırak mı bi che döğmesi puahaha puahaha” deyivermesiyle yakasına yapıştım, sokak ortasında kavgaya tutuştuk. Halbuki söylediğim benim basit bir şeydi: “yoldaşın ve devrimin bu şekilde metalaştırılmasına alet olmam” demiştim sadece. O da, “hadi lan, Levi’s kotu çekmesini biliyorsun ama” diyordu.
Bak dağıldım ama gene hemencecik…
Asıl amacım şuydu bunu yazmaya başlarken: yukarıdaki lafı Fidel, Oliver Stone’nun Looking For Fidel isimli belgeselinde söylüyor. Özünde uzun bir söyleşiden çok da öteye gidemeyen bu belgesel zaten sınıfta kalacak cinsten. Ama Fidel de… hayır, Fidel sınıfta kalmaz, asla! Ancak… hayır—söylediği lafa yani. Malesef. Üzülerek. Ama aslında üzülmeyerek. Belki biraz. Ama tartışmasız kızarak, az da olsa. Yanlış çünkü. Aslında doğru, ama iyi-kötü ikiliğinde bir ahlakla memnun olsaydım, bu bir “kötü doğru” olurdu. Ve her durumda, benim empirik bilgiyle, matter of fact denilen hadiseyle öyle çok alakam olmaz, şimdiye kadar bunu çakmışsındır, bu da uyarı olsun.
Korku imparatorluğu, devlet terörü ve benzeri şeyler, bunlar günümüz dünyasının gerçekleri leri leri eri ri i… Tamam. Orası öyle ve buna karşı halklar, toplumlar daha da birleşir, güçlenir mi?.. “Kaldırım taşlarının altında kumsal!” diye pankartlar açıldığını görebiliyorsam çevremde, bilirim onu çıkıp da yazacağım bir durum olmuş. (Evet, o kadar da…)
Asıl sorun iki yönlü: önce, “the People” denilen şeyin gözünü neyin korkutabildiğini sormak lazım—ki Fidel’in neyi kastettiği çıkarmak kolay, ama hikaye orada bitmiyor işte. Bunun devamında bir de şunu düşünmek lazım, ki aslında “gözkorkutucu” bu: “the People denen ‘güruhun’ gözünü korkutmaya kalkma, bu onları daha da kuvvetli yapar”, o bahsi geçen güruh adına söylenmiş bir uyarı, gözkorkutma değil de nedir?
Olay şu: bu uyarı bende de kayıt altına alınıyor. Benim için sadece ”biz-öteki(ler)” güç şematiği değil bu, aslında “ben-biz-öteki(ler)” arasında dönen bir mevzu.
Önümde uzun bir yol var ve şu dakika zaten kendime karşı güvenim az, şüphelerim tavan yapmış durumda. Ama şu da buradaki asıl itirafım: hem sistemin, hem toplumun, sürekli sindirmek isteyeceği bir azınlık insan var. Onlar hem sistemi, hem toplumu, en başta kendilerini sorgularlar. Bu kimseler kendileri dahil herkesi korkusuzca korkuturlar.
(öksürük, öksürük)
Bundandır Veli’ye de dönüş ol(a)maz artık. Melih Cevdet zaten benim gerçek garibimdi, her zaman. Ona dönüşe gerek yok. Bellki ondan ayrılmamışım.
“Zor anlarsın”
(hah!)